El Fatmagül’ün Suçu ne?

Televizyon karşısında Hüsnü Mübarek’in konuşmasını izliyorum. Q klavye diz üstü bilgisayarıma taktığım F klavyede not alıyorum. Gerçi bana klavyeyi alan ve 9 Şubat’ta doğumu günü olan özel insanla şu an görüşmüyorum ama her harfte aklıma geliyor. Ben Mübarek’in yetkilerine vedasını izliyorum ama halkımızın büyük çoğunluğunun dizi izlediğine eminim. Belki abur cubur yiyerek, çay içerek televizyon karşısındalar.

Mübarek’in konuşması öncesi bizim Taksim meydanına benzeyen ve son 15 gündür sürekli canlı yayında izlediğim Tahrir meydanına bakıyorum. Saddam dönemi aklıma geliyor. Yakın tarih dönemine girdi Saddam Hüseyin. ABD’nin Irak’a gireceği yıl Uzan grubunun bir gecede kurup bir gecede kapattığı Star24’te çalışıyordum. Meşhur 1 Mart tezkeresinin olduğu dönem çok şaşkındık. Ekrana, gün boyu strateji uzmanı çıkarıyorduk. Askeri, politik, ekonomik, sosyal yönden değerlendiriyorduk Irak’ı. O dönem strateji uzmanları ABD’nin Irak’ta direnişle karşılaşacağını,savaşın aylarca süreceğini söylemiş ama bilememişlerdi. Bildikleri çok az şey vardı. Tıpkı 30 gün öncesi gibi. Tunus ve Mısır konusunda hiç bir strateji uzmanı böyle bir öngörüde bulunamadı. Bahsedilen uzmanları her gün televizyonlarda izliyorsunuz. Biz de ( tv8’de 50 Dakika programının editörüyüm ) çağırıyoruz. Bu arada Mübarek’in konuşması bitti, saat 23.01. Tahrir meydanında Mübarek’in heykeli yok sanırım. Yoksa Irak’taki gibi canlı yayında yıkılırdı. Gerçi şu an saraya girmeye çalışıyorlar ama olsun. Yılların öfkesi meydanda bağırarak dinmez. Mısır’da şu an yaşanan görüntülere çok sayıda isim verebilirler ama ben internet devrimi diyorum. Çünkü facebook üzerinden başladı. Gençler organize etti. Lidersiz başladı, lidersiz bitti.

“Çocuklar Soruyor” isimli kitapta unutamadığım bir yorum vardı. İş Bankası yayınları tarafından çıkarılan kitapta çocukların sorularına Nobelliler yanıt veriyordu. En saf soruyu çocuklar sorar çünkü. Kirlenmemiştir beyinleri. Nobel barış ödülünü alan İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e de soruyor çocuklar: En büyük güç nedir? Peres,

“Televizyon” diye yanıt veriyor. Haber kanallarını, CNN’i ve kanalların gücünü anlatıyor. Aynı soru şimdi sorulsa önce internet sonra televizyon diye cevap verileceğine eminim. Strateji uzmanları Irak ve Mısır’ı bilemedi tamam. Kocaman ülkelerin istihbarat servisleri de tahmin edemedi Mısır’daki durumu. O da tamam. Peki nasıl toplandı bir milyona yakın Mısırlı meydanda? Devletin kontrolü altındaki televizyon ve gazetelerle mi haber verildi? Tabii ki internet ile. Yarın öbürü gün, Mısır’daki gibi benzer bir durum ortaya çıkarsa dünyanın her hangi bir yerinde internet uzmanı çağıracağım yayına. En doğru bilginin ondan geleceğine eminim..Ülkemde ekran başındakilerin haber kanallarını, Mübarek’in konuşmasını izlemediklerini de eminim. Sabah reytinglere bakınca şaşırmam. Çünkü haklılar. Senaryosu başka bir ülke tarafından yazılan, yıllardır aynı perdeyi oynayan bir ülkenin sonunun böyle olacağını bilmek için strateji uzmanı olmak gerekmiyor. AGB verilerine sahip olanlar haklı olarak senaryosunun nasıl bittiğini bildikleri Mısır’ın yerine senaryosunu bilmedikleri yerli dizileri Fatmagül’ün Suçu Ne veya Kurtlar Vadisi Pusu’yu izleyecekler. Benim derdim mi ne? 9 Şubat’ta kutlayamadığım doğum günü.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Irak’tan eylemsiz kararına bakış

Eylemsizlik kararına Kuzey’in bakışı

Irak’ın kuzeyinde, Türkiye’nin güneyinde yaşayanlar, Türkiye’den gelen haberleri dikkatle izliyorlar.
PKK’nın eylemsizlik kararı bunların başında geliyor. Eylemsiz kararı öncesi Güney ile Kuzey arasındaki farklara bakalım. Irak’ın kuzeyindekiler, Kürdistan’ı 4 bölünmüş olarak tanımlıyor. İran’dakileri Doğu Kürdistan, Türkiye’dekileri Kuzey Kürdistan, Suriye’dekileri Güney Kürdistan, yaşadıkları yer Irak’takileri Batı Kürdistan diye.
5 ayrı lehçede Kürtçe konuşuluyor. Sorani ( Erbil ve Süleymaniye), Havrami ( Halepçe ), Kurmanci (Türkiye ve Duhok ), Kelhuri ( İran), Zaza’ca ( Türkiye ). En yaygın olan Kurmanci.
( Bu yazıyı ilk yazdığımda 4 dil demiştim. Zaza’cayı yazmamıştım. http://www.enistayman.com.tr ‘deki yazıyı okuyunca düzelttim. Teşekkürler Enis) Sohbet ve şarkılarda bu lehçeler arasındaki fark çok belli oluyor. Röportaj yapmak için gittiğimiz Duhok’ta Sorani Kürtçesi, Kurmanci’ye çevriliyor.

Fanon sistemine karşılar
Talabani’nin egemen olduğu Süleymaniye ve Halepçe’de, Barzani’nin egemen olduğu Erbil ile, Duhok’ta görüştüğümüz orta yaşı geçmiş insanlar yıllarca dağlarda savaşmışlar. Saddam’a karşı verdikleri bu mücadelede çok  kan dökülmüş. Kendi aralarında yaşadıkları çatışmalarda ölenleri de katarsak, 1991 yılına kadar bu savaşlar sürmüş. Savaşa katılanlar, yıllarca dağlarda mücadele edenler şunu söylüyor : “Biz hep savaştık. Ama sonuç çıkmadı. Sonucu diplomasi aldı. Masada çözüldü her sorun. PKK’nın ( PKK’nin diyorlar aslında ama Türkiye’den geldiğimiz için özellikle bu vurguya dikkat ediyorlar ) Fanon sistemi doğru değil.

Fanon sistemi nedir ? ( Hüseyin, kutu yapabiliriz )
Frantz Fanon, Fransa’nın sömgürgesi Cezayir’de işkencelerine karşı tek çözümün savaş olduğunu söyleyen bir psikiyatr. Fransız paraşütçü birliklerinin Cezayir’de yaptığı zulme karşı tek çözümün direniş olduğunu söyleyip, Cezayir’den kovuluyor. Onunla aynı dönemde siyasi arenada boy gösteren Gandi’nin tersine şiddeti onaylayan bir isim.

Güney’e bakış
Irak’ın Kuzeyi’ndekiler Türkiye’deki sorunun tek çözümünün görüşmelere olduğunu söylüyor. Laf olsun torba dolsun, aman politik bir mesaj verelim gibi bir kaygıları yok. Gerçekten böyle düşünüyorlar. Kimyasal silahlarla saldıran, dağları bombardımanla deliş deşik eden Saddam’a karşı
yıllarca savaş vermiş Kürtler söylüyor bunları. Eylemsizlik kararını bir fırsat olarak görüyorlar: “İnşallah, doğru adımlar atılır. Görüşmeler önce alt düzeyde, sonra ileri seviyede yapılır.  Bakıyoruz bu görüşmeler başlamış. Ama sonuç kolay olmaz. Sabır gerekiyor. Türkiye bizim için Avrupa’ya açılan kapı. Saddam zulmü döneminde Türkiye’nin bize yardımlarını unutmadık. Kuzey’dekiler bizim kardeşimiz. Onlara zarar gelmesini istemeyiz. Ama askerlerin de ölmesini istemiyoruz. Çözüm dağda değil, masada. İki taraf da bunu kabul etmekte zorlanıyor ancak gerçek bu. Biz yıllarca savaştık. Sonuca masada ulaştık”

Neden bir an önce çözüm istiyorlar
Irak’taki Kürtler için Türkiye çok önemli. Tatilde Türkiye’ye gitmeyi, Türk dizilerini, kaliteyi Türkiye’de buluyorlar. Orada yaşanan sorunlar buradakileri birebir etkilemese de üzüyor. Türkiye’deki Kürtleri daha okumuş, aydın olarak görüyorlar. Ama bazen ayrımcılık yaptığını düşünüyorlar. İddialara göre PKK’nın yıllar önce Erbil civarında yaptığı olayı anlatıyorlar. Olay şöyle gelişmiş. Kendilerinin PKK’lı olduğunu söyleyen bir grup Erbil’de gençleri kaçırmaya başlamış. Bu gençleri PKK’ya asker olarak göndermek üzere dağlara götürmüş. Bu sırada Barzani yönetimi devreye giriyor sorun çözülüyor. Ama bölge insanı bu olayı unutmuyor.
Yine söylüyorlar. Çözüm dağda değil, masada. BDP’nin Talabani ve Barzani ile görüşmesinden çok memnunlar. Çünkü Bağdat yönetimi ile araları pek iyi değil. Irak’ın kuzeyindeki petrol için Bağdat yönetimi yüzde 17 pay veriyor. Araplarla işbirliği yerine Türkiye ile çalışmak istiyorlar. Hatta bu kavgaları son olarak süper lig maçında da ortaya çıktı. Lig maçında Bağdat takımını yenen Duhokspor, galibiyetlerini Kürdistan bayrağı açarak kutladı. Sonuçta Irak’ın Kuzeyindeki Kürtler, hem eylemsizlik kararını destekliyor, hem de bir an önce sonucu varılsın, kan akmasın diyorlar.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Fransız

İnsanın, ülkesine dışardan bakması ruh sağlığını  bozuyor.
Hele ki, bu referandum sürecine denk gelirse çok fena.
Referandum için Facebook, Twitter üzerinden yazıları okudum. Korktum.
Ülkemde olsam belki ben de aynı  şeyleri yazardım. Bilmiyorum.
Bildiğim, okuduğum ve yaşadığım kimsenin kimseye tahamüllünün olmadığı.
Koca koca insanlar, köşelere sahip yazarlar, tahamüllsüzlüklerini ahkam keserek anlatıyor.
Geleceğin yazarları, yargısız infazda bulunuyor.
Kimse ,”Hayır”cıları veya “Evet”cileri incelemiyor.
“Niye bu noktaya geldik” denmiyor.
Referendum haritasına bakılırsa, ülke 3’e bölönmüş.
Hayırlı olsun.
Milletimiz önce futbol hakemiydi.
17 Ağustos 1999 sonrası deprem uzmanı oldu.
Son yıllarda da haberci ve yazar!
Haberci olmayanların yorumları da çok sert.
Hadi onlar tarafsız olmak, her yönüyle araştırmak zorunda değiller:
Ya meslektaşlarım? Büyüklerim?
Krizin macera ruhlu rüzgarı beni Erbil’e sürükledi.
Ülkemde halen şiddetle devam rüzgar empatiyi, anlamayı da silip süpürmüş.
Ömrünüzün 2 -3 ayını yurtdışında geçirin.
Memleket özleminiz, bu öfke kokan yazılardan dolayı azalıyor.
Günde en az 10 kere: “Sikiyim dikte ettirmeye çalıştığın görüşü “ diyorum, dedim.
1 ay gecikmeyle okuduğum Hanefi Avcı’nın kitabında adam özeleştirilerde bulunuyor.
Bilgi veriyor.
Ama çoğunluk kitabı yazanı eleştiriyor.
Avcı ile konuşan gazetecilere, “böyle soru mu sorulur” deniyor.
O gazetecilerin bundan önceki deneyimleri hadım ediliyor.
Asıl konunun yanından geçip duruluyor.
Herkes her konuyu çok iyi biliyor.
Ama tam bu sırada, ülkemde yaşayan bir Fransız, Türkiye analizi yazıyor.
Le Monde gazetesinin Türkiye muhabiri Guiallaume Perrier.
“Asıl Fransız olan sizlersiniz” dercesine analiz yapmış.
Muhabir sadece yaşadığımız ana değil, bir sonraki durumu da  ışık tutmuş.
( Blogun altında Perrier’in yazısı var )
Çalışmak, ekmek parası kazanmak için geldiğim yer Erbil.
Türkiye’de Kuzey Irak, buradakilerin Kürdistan diye tanımladığı yerdeyim.
Bir çok ilini, kasabasını, köyünü gezdim.
Evlere girip röportaj yaptık.
Az da olsa buradakileri tanıma fırsatım oldu.
Irak’ın güneyini bilmiyorum ama kuzeyi bayağa geri kalmış.
Eğitim seviyesi düşük. Her yerde yeni binalar inşa ediliyor.
Saddam döneminde “çalıştırılmamaya” alıştırılan bir toplum.
Herkes hoşgörülü. Benim gördüğüm tabii.
Dinliyor. Öğrenmeye çalışıyor.  Yargılamıyor niye böyle düşünüyorsun diye.
Soruyor. Niye böyle düşünüyorsun? Anlat diyor. Merak ediyor. Saygı duyuyor görüşüme.
İlk geldiğim hafta yaşadığım tartışmanın nedeni selam vermemem, hal hatır sormamam.
Yöredekiler, selam ver, hal hatır sor diye diye sormaya başladım.
İyi de oldu.
Ülkemde bulamadığımı burada buldum.
Ama sıkıldım ben ülkemdeki ahkam kesenlerden.
Fikrini dikte ettirmeye çalışanlardan.
Buradakiler inşallah Türkiye’de çıkan gazeteleri okumaz.
İnternet sitelerine girip bakmaz.
İnşallah, öfke, dikte, sen kimsin, hastalığı bulaşmaz, ulaşmaz buraya.


** LE MONDE Türkiye Muhabiri Guillaume Perrier’den “Türkiye analizi”**

Türkiye, son ve büyük bir hesaplaşmaya doğru gidiyor.

Bu ülke korkulduğu gibi, ırka ya da dine dayalı bir bölünme yaşamadı.

Daha korkunç ve daha temel bir bölünmeye gidiyor.

Cumhuriyet boyunca süren “kültürel bölünme”.

Bu artık iyice keskinleşti.

Şimdi bir yanda, ayakkabılarını sokak kapısı önünde çıkaran,

kadınları başı örtülü, erkekleri sokağa pijamayla da çıkabilen,

erkek çocukları kahveye giden, kız çocukları tam bir baskı altında yasayan,

türkü ile arabesk arası bir müzikten hoşlanan, futbol izleyen,

belki de hiç kitap okumamış, hiç dans etmemiş,

hiç kari koca birlikte yemeğe gitmemiş,

hiç tiyatro seyretmemiş, iyi eğitim alamamış,

dini inançları kuvvetli, kalabalık, bir kitle var.

Diğer yanda ise kız lisesi-Kolej yelpazesinde eğitim görmüş,

en azından bir düğün salonunda ya da kolej partisinde dans etmiş,

sinemaya giden, çok fazla olmasa da kitap okuyan,

müzik zevki pop şarkılarla, klasik müzik arasında dolaşan,

evi nispeten daha zevkli döşenmiş, kızlarının flörtüne göz yuman,

Kadınları modern görünümlü,

Şarabin kalitesinden pek anlamasa da, kadın erkek bir arada içki içebilen,

gazetelere bakan, magazin haberlerini izleyen,

kendini birinci gruba kıyasla çok gelişmiş hisseden,

entelektüel düzeyi çok yüksek olmasa da,

Bati standartlarına yakın bir grup var.

Bu iki grubun yasam tarzı birbirinden kopuk.

Onları, Batı’daki sınıflar arasında ortak zevk alanları yaratan,

müzik, resim, heykel tiyatro ve sanat gibi, birleştirici kültürel zeminler yok.

Hayatları, zevkleri, inanışları birbirinden çok farklı.

Hatta birbirine düşmanca.

Birinci grup Cumhuriyet boyunca horlanmış, aşağılanmış, itilip kakılmış.

Simdi bu grup siyasal olarak örgütlendi. Kalabalıklar.

Ve her seçimi kazanacak siyasi bir güçleri var artık.

İkinci grup ise azınlıkta. Ve artık bir daha secim kazanma ihtimalleri yok.

Bu noktada da tarihi bir paradoks ortaya çıkıyor.

Daha Batılı olan “ikinci grup”, Batı’nın siyasi değerlerini kabul ederse,

bir daha asla iktidarı ele geçiremeyeceğini bildiği için,

git gide Batı’ya ve Batı’nın demokratik değerlerine düşman oluyor.

Yaşam tarzı olarak Batı’ya düşman olan birinci kesim ise,

iktidarı ancak Batı’nın kriterlerini kabul ederek ele geçirebileceğini bildiği için,

Batı’yla ilişkileri geliştirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor.

Bu kültürel parçalanmada “ordu” önemli bir role sahip.

Eğer, birinci grubu desteklerse ve batı’nın demokrasisi burada kabul görürse,

ordu da iktidarını kaybedecek.

Aslında birinci grubun çocuklarından oluşan ordu,

kendi iktidarını sürdürebilmek için,

kendisine benzemeyen ikinci grupla işbirliği yapıyor.

Bir anlamda kendi köklerine ihanet ediyor.

Bu iki grup, siyasi iktidar için son kez çarpışmak üzere hareketlenmiş gözüküyorlar.

Birinci grup ekonomik olarak da güçlü artık, Anadolu’da üretim yapıyor,

malini diş dünyaya satıyor. Para kazanıyor. Siyasi örgütünü destekliyor.

İkinci grup ise parasal olarak da kuvvetli değil artık.

Mevcut iktidarın da baskısıyla giderek ekonomik kazançlarını kaybediyor.

Diş dünyayla is yapan, dışarıdan borçlanan büyük burjuvazi,

Türkiye’nin ancak demokrasiyle normalleşebileceğ ine inanan entelektüel kesim,

devletin yapısının değişmesi ve dünyayla bütünleşmesi gerektiğini düşünen

bir grup bürokrat, birinci grubun destekçileri.

Yargı, ordu, bürokrasinin önemli bir kısmı, ikinci grubun arkasında.

Ve bu İkinci grup, siyasetle demokrasiyle,

iktidarı elinde tutmasının mümkün olmadığını kavradığından,

şimdi siyaset ve demokrasi dışında bir çözümün peşinde.

Cumhurbaşkanı seçimi; kavganın keskinliğini ve iki tarafın niyetlerini açıkça ortaya koydu.

Ordu destekli ikinci grup artık seçim de istemiyor.

Ve darbe söylentileri gittikçe artıyor. Cuntalardan söz ediliyor.

Peki, darbe olursa ne olur?

Yaşam tarzı Batı’ya daha yakın olan ikinci grup, orduyla birlikte iktidara gelir ve

Batı’nın desteğini kaybeder. Avrupa buna kesinlikle karşı çıkar.

Amerika her zamanki pragmatizmiyle, Kuzey Irak ve Ortadoğu politikalarını ,

desteklemesi karşılığında darbeyi kabullenebilir aslında.

Ama Amerika’nın önünde de ciddi bir engel var.

“Demokrasi getireceğim” diye Irak’ı işgal eden bir ülke,

dünyaya ve kendi kamuoyuna Türkiye’deki “darbeyi” niye desteklediğini açıklayamaz.

Ve Irak faciasından sonra ikinci bir “zorlamayı” gerçekleştirecek gücü yok.

İstese de istemese de darbeye karşı çıkacak.

Silahını ve parasını Batı’dan alan bir ordu ve ülke, Batı’dan koptuğunda ne yapacak?

Sanırım uzun zamandır bunu düşünüyorlar ve korkarım bunun cevabini buldular.

Türkiye’de darbe olursa! dünya, tarihte bugüne kadar hiç gerçekleşmemiş,

yeni bir oluşumla karşılaşacak. Türkiye, olası bir darbeden sonra,

Rusya ve Iranla ortaklık kurmak isteyecek. Silahı, enerjiyi ve parayı bu iki ülkeden alacak.

Rusya’yla Iran ‘ın elindeki doğal gaz, petrol ve nükleer güç, Türkiye’yi ayakta tutmaya yeter.

Ama Rusya-Türkiye- Iran bloku.

Dünyanın bütün dengelerini değiştirir. Ortadoğu’nun kontrolünü tümüyle ele geçirir.

Avrupa’yı küçük kıtasına hapseder. Kafkasları, Afganistan’ı, Pakistan’ı kendi gücüne katar.

Müslüman dünyayla yakın bir ilişki kurar. Petrol kaynaklarına egemen olur.

Çin’le işbirliği yapabilir.

Bu gelişme, Avrupa, Amerika ve biraz da Japonya’dan oluşan

“Batı” nın, dünyadaki etkinliğini inanılmaz bir bicimde azaltır.

Yeni blok asker, enerji ve para acısından çok güçlenir.

Böylece, Türkiye’deki çatlama dünyada büyük bir çatlamaya yol açar.

Eğer Üçüncü Dünya Savaşı çıkacaksa, sanırım, bu çatlamadan çıkar.

“Asla böyle bir şey olmaz” diyebilirsiniz. ..

Niye olmayacağına dair elinizde çok kuvvetli veriler varsa, söyleyin.

Ama, ya olursa… ki…. bana çok mümkün geliyor.

O zaman ne yapacaksınız?

Bugün Türkiye’de kamplaşan ve bölünen insanların da…

Türkiye’yi Avrupa dışına itmeye çalışan,

Eski bir imparatorluk olmanın bir yanıyla; çok görkemli,

bir yanıyla; çok zayıf mirasına sahip olan bir ülkeye küstahça davranan,

işbirliği yerine “bas öğretmenlik” yapmaya kalkan Avrupa’nın da…

Türkiye politikasında “ikili” oynayıp, kurnazlık ettiğini sanan Amerika’nın da…

Bu senaryoyu bir düşünmesini isterim doğrusu.

Türkiye’de yaklaştığı görülen kanlı bir çatışmanın,

bütün dünyayı yakması sandığınız kadar uzak bir ihtimal değil.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Hello world!

Welcome to WordPress.com. This is your first post. Edit or delete it and start blogging!

Uncategorized içinde yayınlandı | 1 Yorum